MAHMÛD SÂMÎ RAMAZANOĞLU (k.s.) İLE OLAN HATIRALARI

İlhan Efendi’nin manevi yola intisabını müteakib Sâmî Efendi (k.s.) ile ilk görüşmesinde, o dönemlerinde gördüğü garip rüyaları sevdiklerine anlatmasıyla ilgili olarak Sâmî Efendi (k.s.) İlhan Efendi’ye bazı tavsiyelerde bulunduktan sonra “Gördüğümüz rüyaları başkalarına anlatmayalım” uyarısında bulunmuştur. Sâmî Efendi’nin (k.s.) İlhan Efendi’ye ilk nasihati bu sözü olmuştur. “Sâmî Efendi (k.s.) ile ilgili hatıratımı kaleme alsaydım büyük bir kitap olurdu.” diyen İlhan Efendi, bu hatıralarının bir kısmını nakletmiştir.

Bursa’da yaşanan bir hatırayı İlhan Efendi şöyle anlatır:

“Bir gün Bursa’da kardeşlerden birinin evinde, Ulu Camii’ye yakın bir evde sohbet vardı. Sohbeti Sâmî Efendi (k.s.) icra buyuruyorlardı. Bir sohbet, bir aşr-ı şerif şeklinde devam ederken, aşr-ı şerifleri fakîr okuyordum. Vakıa Suresi’ni üç bölüm halinde okuduğum sohbette aşr-ı şerifi okumaya başlayınca, O evde bulunan bülbül de feryâda başlıyordu. Ayet sonlarında durunca, bülbül de susuyordu. Sure-i Vakıa’yı bitirdim, sohbet de bitti. Sâmî Edendimizin (k.s.) hemen sağında idim. Sadece başıyla değil, bütün bedeniyle fakire dönerek; “Allah senden razı olsun, kuşları bile zikre iştirak ettirdin” buyurdular.
Daha sonraları aynı sohbette bulunan Musa Efendi (k.s.), aşr-ı şerif okumamı istediklerinde şunu ilave etmeyi ihmal etmezlerdi: “İlhan Bey, bir aşr-ı şerif okuyun ama Orada okuduğunuz gibi okuyun.”

İlhan Efendi’nin, Adanalı Sâmî Efendi (k.s) ile Mekke ve Medine’de birçok hatıratı geçmiştir. Mekke-i Mükerreme’de geçen bir hatırasını şöyle anlatmıştır:
“Bir gün Mekke-i Mükerreme’deyiz. Hangi sene olduğunu tam bilmiyorum ama karayollarıyla hacca gidildiği dönemlerde idi. Hac vazifelerini bitirdik; geriye dönme zamanı geldi. Bir müddet de Medine-i Münevvere’de kalacağız.

Yatsı namazından sonra Kabe’nin hareminde altınoluk karşısında oturuyoruz. Ön safta Sâmî Efendi Hazretleri, arkada ikinci safta da biz oturuyoruz. Herkes tesbîhâtını yapıyor. Kabe-i Muazzama’yı seyrediyor. Mekke-i Mükerremenin gece havası çok güzeldir. Fevkalade güzel bir hava var. Bir Â'râbî, kıyafeti itibariyle bir bedevî, Rükn-i Yemanî cihetinden bize doğru hızlı hızlı geliyor. Süratle gelen kişi Sâmî Efendimizi görünce durdu. Gökte ayın on dördü, bedevi bir aya bakıyor, bir kabeye bakıyor, bir Sâmî Efendi’ye bakıyor. Ağlamaya başladı. Bir aya, bir Kabe’ye, bir Sâmî Efendiye bakıyor ve ağlıyor.

O Â'râbî’yi orada kimse tanımıyormuş. Bizden de tanıyan yoktu. Usta bir yüzücünün denize dalması gibi sür'atle geldi, Sâmî Efendi Hazretlerinin kucağına atladı. Başını dizinin üzerine koydu, dakikalarca ağladı.

Sâmî Efendi Hazretleri hiç müdehale etmedi. 5 dakika kadar sonra sırtını sıvazladı. Başını kaldıran bedevî kalktı, zemzem kuyusuna doğru yürüdü, giderken üç adım atıyor geri dönüyor; aya bakıyor, Kabeye bakıyor, bir de Sâmî Efendi’ye bakıyor. Ağlaya ağlaya gitti. Hiçbirimiz kim olduğunu soramadık. Daha sonra, diğer ağabeylere sorduğumuzda şöyle dediler: “Ayın nûrunu gördü, Kabe’nin nûrunu gördü, Evliyanın nûrunu gördü...”

İlhan Efendi, Sâmî Efendi’nin maiyetinde, O’na refik olarak müteaddid defalar hac yapmış, Arafat’ta ikindi vaktinden sonra Cebelü'r-rahmeye çıkılır, orada Arafat duası okunur, o durum tarife gelmez.

İlhan Efendi’nin Sâmî Efendi’nin maiyetinde, Peygamberimizi (s.a.v.) ziyaret etme isteği vardı. Bu isteği ile ilgili Medine hatırasını İlhan Efendi şöyle nakletmiştir:

“Mekke-i Mükerreme’den Mediney-i Münevvere’ye dönmüştük. Sâmî Efendimiz orada kalmışlardı. Hatta fakîrle Medine’deki dostlara selâm göndermişler, "Adanalı Sâmî dersiniz" demişlerdi. Medine’de 8 gün kaldıktan sonra, tam ayrılacağımız gün devamlı bekliyorum, acaba gelirler mi diye bakıyorum. Ashâb-ı Suffa Makamında otururlardı. Ayrılacağımız gün ikindi namazından sonra ayağa kalktım, seccademi sırtıma aldım, oraya doğru yöneldim. Yeni beyaz bir elbise yaptırmıştım kendime. Üzerimde de o vardı. Tam ayağa kalktım; bir euzu besmele çekildi ki, ses ve makâm iliklerime kadar işledi ve titredim. O yıllarda diğer memleketlerden gelen büyük okuyucu mühim hâfız efendilere gerek Kabe'de gerek Mescid-i Nebevî'de Kuran-ı Kerîm okuturlardı. O yıllardan sonra bu güzellikleri oralarda artık yaşayamaz olduk... Bu hâfız efendi Mısırlı Şeyhu'l-kurrâ Halîl Mahmûd Husarî imiş. Hucurât sûresinin başından sonuna kadar okudular. Sonuna kadar ayakta dinledim. Sanki sûre-i Hucurât yeni nâzil olmuş gibiydi, o büyük cemaate bu büyük huzûru tattırdı.

Daha sonra acaba Sâmî Efendimiz geldiler mi diye şöyle bir Ashab-ı Suffa makâmına baktım; gelmişlerdi. Acaba ziyaret olabilir mi diye azıcık kalbî istekte bulundum, hemen ayağa kalktılar. Yanlarında maiyeti de vardı, Musa Efendimiz de vardı. Peygamber Efendimizin kabri şerifinde devamlı duran askerler, Peygamberimize karşı yönelerek Fâtiha okunmasını, dualar edinmesini istemezler. İnsanları kıbleye doğru çevirirler. Bir ma'nevî tasarrufu arz etmek isterim. Sâmî Efendimiz Peygamberimizin huzûr-u âlisine vardığı zaman oradaki askerler hazır ol vaziyetine geçtiler. Ziyâret yapıldı. Ziyâret yapılırken ara sıra göz ucuyla Sâmî Efendimizin çehresine bakıyordum. Rengi bazen bembeyaz oluyor, bazen sapsarı bazen de kıpkırmızı oluyordu.

Sırasıyla Hz. Ebu Bekir (r.a) Efendimizi, Hz Ömer (r.a) Efendimizi ziyâret ettikten sonra, ben oradan ayrıldım. Böylece Sâmî Efendimizle Rasûlullah Efendimizi ziyâret etmek de nasip oldu elhamdülillah.”

İlhan Efendi’nin Sâmî Efendi’yle kendi yaşadığı hatırâtının yanında, Sâmî Efendi’nin intisâbı, teslimiyeti ile ilgili anlattığı anekdotu da aktarmak yerinde olacaktır.
Sâmî Efendi, önceleri Gümüşhanevî Dergâhına müntesip imişler. Hulûsi Efendi isimli bir zât ( cumhuriyetin ilk dönem Yozgat milletvekillerinden) Kelamî Dergâhı’na müntesip imişler. Bu zât bizzat Sâmî Efendi’yi, “Sizi bir dergâha götüreyim” diyerek Kelamî Dergâhı’na götürmüş. Es’ad Erbilî Hazretlerine, Sâmî Efendi’yi, “Gümüşhanevî Dergâhı’ndan Sâmî Bey” diyerek takdîm etmişler. Buna mukâbil Es’ad Efendi Hazretleri “O bizimdir. O bizimdir, O bizim.” buyurmuşlar.

Kelamî Dergâhı’nda 120 yaşlarında Ali Baba diye bir zât varmış. Es’ad Erbilî (k.s) bir gün ona Sâmî Efendi’nin eşkâlini târif ederek, Haydarpaşa garında, filan saatte böyle bir bey olacak; O’nu buraya al gel demişler. Dikkate şâyân bir teslîmiyet örneği gösteren Ali Baba, hiç gelir mi falan diye sormadan, başüstüne diyerek Haydarpaşa’ya gidip beklemeye başlamış. Sâmî Efendi Hukuk Fakültesini bitirmiş, filan gün filan saatte geliyorum diye ailesine de telgraf çekmiş. Ali Baba, Sâmî Efendi’nin yanına giderek selam vermiş ve sormuş: “Evlat nereye?”. Sâmî Efendi, okulunu bitirdiğini ve memleketine döndüğünü söylemiş. Ali Baba Sâmî Efendi’ye: “Evlat sizi yeni bir mektebe kaydetsek, ne dersiniz?” Sâmî Efendi itiraz etmeden kabul etmiş. Kelamî Dergâhı’na doğru giderken, Ali Baba, Sâmî Efendi’ye o günün hâtırâsı olmak üzere bir tavsiyede bulunmuş ve bir dörtlük okumuş:

“Cihân bâğımda ey âşık
Nedir maksûd-i insü cin
Ne senden bir kimse incinsin
Ne sen bir kimseden incin”

Sâmî Efendi’ye Kelamî Dergâhı’na geldiğinde üç görev verilmiştir. Birinci vazîfesi dervişânın yataklarını yatma zamanı sermek, kalkıldığında toplamak; ikinci vazifesi dergâhın temizliğini yapmak; üçüncü vazifesi ise, Harameyn’in kutbiyyeti üzerinde olan Cide Müftüsü Hüseyin Efendi’ye hasta ve bakıma muhtaç olması sebebiyle hizmet etmek imiş (Dergâhın özelliklerinden birisi de kimsesiz dervişâna dergâhta çok ciddi şekilde bakımının yapılmasıdır).

Es’ad Efendi, Sâmî Efendi’ye ilmiyeye mahsus bir elbise hazırlattırmıştır. Bir tevâzuu örneği olarak , Sâmî Efendi, kendisinin buna layık olmadığını söyleyip, elbiseyi ağlayarak giymiştir.

İlhan Efendi’nin, Sâmî Efendi’yi tüm yönleriyle bir nebze anlatabilmek için ifade ettiği bu anekdotların yanında, Sâmî Efendi’nin Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirdiğini, fakat Sâmî Efendi’nin bu hukuk diplomasından hiç bahsetmediğini ifade etmiştir.

Es’ad Efendi ile ilgili Menemen soruşturması esnasında, bir defa Sâmî Efendi’nin de ifadesine başvurulmuştur. Hâkim hukuk diplomasını hayretler içinde görerek Sâmî Efendi’ye “Hukuk mezunuymuşsunuz.”demiştir. Daha bir ilgilenerek Sâmî Efendi’ye: “Nedir hadise?” diye sorunca Sâmî Efendi şöyle cevap vermiştir: “Tasavvuf, Allah ile kul arasında bir sırdır.” Bu cevap üzerine hakim Sâmî Efendi’yi bırakmış, bir daha çağırmamıştır. Emekli olduktan sonra bu hakimin Sâmî Efendi’yle ilişkisi devam etmiştir. Sâmî Efendi bir vefa örneği göstererek bu hakimi arayıp bulmuş ve tavsiyelerde bulunmuştur. Vefât edince de Sâmî Efendi’nin ihvânı, cenâzesiyle ilgilenmiştir. Ailesi, babamızın ne çok dostu varmış, diyerek, şaşırmışlardır.

Esad Efendi’nin vefâtından sonra, bu tarîkatte bazı dağılmalar, belirsizlikler olmuştur. Es’ad Efendi, Kelamî Dergâhı’na müntesip kişilerden bazılarına icâzet vermiştir. Sâmî Efendi de bu icazetname verilmiş müntesiplerden idi. İcâzetnâme verilen diğer bir büyük zât ise Ali Yektâ Efendi’dir. Damadı bu icâzetnameyi bulup kendisine hatırlattığında Ali Yektâ Efendi saygı örneği göstererek,  “Evladım sen nerden gördün o icâzetnâmeyi; Sâmî Efendi hayatta iken bize o görev düşmez.” demişlerdir.
Es’ad Efendi’nin vefatından 13 sene sonra Karamanlı Hacı Osman Efendi, Sâmî Efendi Hazretlerini, “Efendim icâzetnâmeniz var, ihvân darmadağın oldu, bunları siz ne zaman toparlayacaksınız, mesûliyeti var.” diyerek teşvik etmişlerdir. Sâmî Efendi Hazretlerinin cevabı çok enteresandır: “Osman Efendi, icâzetnâme kâfî değil, hulefâdan en az üç kişinin de tebaiyyet göstermesi gerekir.” Bu sözlerden sonra Osman Efendi “hemen ben tebaiyyet gösteriyorum” demiştir. Bu teşvikten sonra Sâmî Efendi Hazretleri yavaş yavaş irşâda başlamıştır. Asıl hizmet o zor günlerde Sâmî Efendi tarafından icrâ edilmiştir. Kendi ifadesiyle, gece evinin ışıklarının kaç defa yanıp söndürüldüğüne kadar gözaltında bulundurulduğu bilinmektedir. Bu zor zamanlar ve sonrasını anlatan İlhan Efendi’nin yazdığı şu dörtlüğü nakledebiliriz:

Asr-ı irşâdında mahfî kaldı sırlar serteser..
Devr-i Mûsâ ile birden açtı güller serteser..
Gördüğün bünyâd-ı bâlâ mebdein ilk halkası,
Bûy-i Ahmed, rûy-i Sâmî seyr ederler serteser..

Sâmî Efendi ile ilgili nakledilmiş bir anekdot da şöyledir:

Hacı Mehmet Öztürk isimli şahsın yaşadığı bu olay Sâmî Efendi’nin vücudunun zikirle
olgunlaşmasının bir göstergesidir.

Bir Konya davetine birlikte iştirak etmek için Adana’dan Konya’ya kadar Sâmî Efendi’yle birlikte yolculuk yapan Hacı Mehmet Efendi’nin, Sâmî Efendi’yle ilgili anlattıkları özetle şöyledir: “Sâmî Efendi (k.s) yolculuk boyunca üç gün, üç gece hiç uyumamıştır. Hiç uyumadığı gibi, hiçbir yorgunluk ve uyku hali de görülmemiştir. İnceliğe bakınız ki, Hacı Mehmet Efendi’nin çok yorgun olduğunu görünce Mehmet Efendi’ye; “Siz biraz istirahat edin” buyurmuşlar ve eklemişlerdir: “Vücut eğer zikirle doymuşsa, uykuya ihtiyaç kalmaz. Vücut zikir ile nurlandığı zaman zikir ile dolup taştığı zaman, vücut uyumaya ihtiyaç hissettirmeden, kendi kendini yenileme imkânı bulur.”

İlhan Efendi’nin Sâmî Efendi’yle ilgili hatırâları kendi ifadesiyle anlatmakla, yazmakla bitmeyecek kadar çoktur. Burada, anlattığı kadarını nakletmekle yetindik.


Hayatı - Sohbetleri - Şiirleri - Tercümeleri - Fotoğraflar - Ana Sayfa
www.ilhanarmutcuoglu.com © 2010

Ana Sayfa > Hâtıraları > Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)