İRTİCÂ

Ferit Devellioğlu Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik lugatına baktım, rucû masdarından irticâ kelimesine, aynen ifâde şöyle:

“Geri dönme, geri  dönücülük, eskiyi  isteme..”     
       
Yönü kıbleye dönük, namazında niyâzında, kalbi, dili, beyni ayni çizgide, olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan insanlara bazı çevreler tarafından mürteci, irticâcı vasıfları gâyet rahatlıkla yakıştırılabiliyor.
İslâm’dan önceki insanların hâline baktığımızda, insanlığa aykırı, ilâhî adâlete sığmayan ne kadar zulüm ve ilkellik varsa hepsi meydanda.. İslam ve İslam Medeniyyeti, her türlü teknik gelişimler bırakılıp İslâm’dan önceki karanlık ve vahşete dönülse haklılık payı elbette var. Ama karanlığı bırakıp aydınlığın en güzeline çıkan bu insanlara mürteci iftirâlarını lâyık görmek en büyük haksızlıktır. Bu iftirâları yapanlara hayır duâlarımızı artırmalıyız. Ola ki Yüce Mevlâm onlara da hidâyet nasib eder. Belki bilmediklerinden, yanlış telkinlere kapıldıklarından böyle bir yanılgıya düşmüş olabilirler.

1950 yılından sonra yedi ilimizde İmam-Hatip Okulları açıldı. Daha sonraları bu isim İmam-Hatip Liselerine dönüştürüldü. İmam Hatip Liseleri yedi sene, düz liseler altı sene. Düz liselerde görülen bütün dersleri görmekle beraber ilâveten, din dersleri, Arapça, Farsça ve batı dillerinden biri derslerimiz arasında idi. Ancak öğretmenlerimiz iki çeşit idi. Bir kısmı dinine bağlı, bir kısmı muhalif. Sınıfın mümessili idim, bir arkadaşımız bir hafta derslere gelmedi. Diğer hafta da gelmeyince Tabiat Bilgisi öğretmenimiz arkadaşınız nerede diye sordu, bilmiyorum öğretmenim dedim. O arkadaşın hemşehrisi olan bir arkadaş, “gelmeyecekmiş öğretmenim!..” dedi.

Öğretmenimiz, öğrencinin gelmeyişinden memnûniyetini açıkça izhar ederek: “Babası, imam olmayıversin!.. imam olmayıversin!.. demiştir.” diyerek okulumuza olan antipatisini açığa vurmuştu; daha neler, neler…

Bendeniz İmam-Hatip Okulunu Isparta’da okudum. Diğer illerde de manzara aynı, hiçbir değişiklik yok.
Konya İmam-Hatip Okulu muallimlerınden Din derslerine, Arapça, Tefsir derslerine gelen, hattâ İmam-Hatip Okulunun yapımında büyük gayreti olan, büyük âlim, mutasavvıf Hacı Veyis-Zâde Mustafa Efendi Hazretleri vardı. Dine muhalif olan aynı okulun öğretmenlerine yakın durur, onlara vakit vakit iltifatlar eder, dine ısındırmağa çalışır, onlarla hoş-beş edermiş. Hoca Efendi Hazretlerinin bu niyetinin farkında olmayan diğer öğretmenlerden, “Hocam, bunlara yüz veriyorsun şımartıyorsun” diye söylenenler olurmuş. Bir gün Hoca Efendi Hazretleri onlara:

Yâr için ağyâre minnet ettiğim ayb eylemen!..
Bâğbân bir gül için bin hâre hizmetkâr olur!..

Beytini okumuş. Bunu merhûm büyük şâir, Hâfız Ali Ulvi Kurucu Beğefendi’den dinlemiştim.
Manisa İl Müftüsü olarak görev yaptığım yıllarda Türk Sanat Mûsikisine çok rağbeti olan bir dostum vardı. Hepimiz gibi Sultan Ahmed Câmii Baş imamı Hâfız Saadeddin Kaynak Beğefendi’ye karşı büyük hayranlığı vardı. Her sene özel olarak kuru üzümler hazırlar Ona götürürmüş. Bir defasında gene hazırlığını yapmış, İstanbul’a gidecek, ancak Hâfız Saadeddin’in frak giyerek ve başı açık hutbe okuduğunu, Fâtiha-i Şerîfe ve âyetleri  metin olarak okuyacak iken namazda Türkçe meallerini okumuş diye duymuş (Bu durum gerçek midir değil midir bilmiyorum. Ama böyle bir söylenti var). Ve bir daha görüşmediğini söylüyordu.

O yılların tazyikleri ile bizden önceki atalarımızın neler çektiklerini kısmen gördük ve duyduk.
Ezân-ı Muhammedînin 17 yıl civârında Türkçe okunduğunu biliyoruz. Bu günlerdeki haberlere baktığımız zaman aynı özlemleri taşıyanları da görüyoruz.

Ezân-ı Muhammedî’nin tercemesi yapılırken sıra ‘’Hayye ale’l-felâh” cümlesine gelince, felâh kelimesinin ma’nâsının kurtuluş anlamına geldiğini görünce, haydin kurtuluşa diyememişler, onu öylece bırakmışlar. “Neden kurtuluş, kimlerden kurtuluş, kafalarda teşvişler yapar diye çekinmişler.” diye duymuştum. İslâm âleminde yaşanmış benzer bir hâdise daha yok.

İrticâ kelimesinin “geriye dönme” anlamına geldiğini arzetmiştim. Arab âleminde, biz Arabız, İslâm bize sonradan gelmiştir, biz İsâmdan evvelki Arablığı ihyâ edeceğiz düşünceleri, partileri olduğunu, isminin de Ba’s Partisi olduğunu duyuyoruz. Bizde de biz Türküz, İslâm bize sonradan gelmiştir, biz İslâmdan önceki Türklüğü ihyâ edeceğiz diyenlerin olduğunu da duyuyoruz. Dünyâda İslâm ile müşerref olmamış Türk kavimleri de vardır. Onların ne isimleri ne de cisimleri sanki yok gibidir.

İslâmın Âhir Zaman Nebîsi Hazret-i Muhammed Mustafa ile zuhûrundan sonra Türkistan’a, Ahmed Yesevîlere ulaşması ile beraber, Türk Boyları arasında İslâm sür’atle yayılmıştır. İslâm ile müşerref olması ile bu Yüce Millet târihteki mu’tenâ yerini almıştır.

Meşhûr târihî vâkıâdır:

Kur’ân, Harameynde nâzil  oldu, Mağrib’de ezberlendi, Mısır’da okundu, İstanbul’da hem okundu hem yazıldı, Şarkta Türkistan’da yaşandı..

İslâm ile müşerref olmuş, asırlarca en büyük imparatorluğu kurmuş  ve yaşatmış olan, târihine ve ecdâdına bağlılıkta misli menendi görülmemiş bu Yüce Milletin evlâdına mürteci damgasını vurmak ve yakıştırmak hangi akla hizmettir ?

Vasıflarını arz etmeğe çalıştığım bu Yüce Milletin evlâdına gerici, mürtecî diyenler mutlaka aynada kendilerini görüyorlar!..

İsmini hatırlayamadığım bir büyük şâirin dörtlüğü ile hatm-i kelâm edeyim:

Allaha kul olduk kalû belâda,
Yalnız bu yolda ikrarımız var!..
Üç günlük ömr için kahbe dünyâda,
Kula kul olmamak karârımız var...

İlhan ARMUTCUOĞLU

 



Hayatı - Sohbetleri - Şiirleri - Tercümeleri - Fotoğraflar - Ana Sayfa
www.ilhanarmutcuoglu.com © 2010

Ana Sayfa > Makaleler
MAKÂLELERİ


RECÂ

SEKÎNET

YAŞATMAK ÖLDÜRMEMEK

ÜÇ AYLAR

İRTİCÂ