KASİDE-İ ZİYAİYYE

ÖNSÖZ

Üstâz-ı Ekrem ZİYÂ EFENDİ Hazretleri, kibârı evliyâdan MEMİŞ EFENDİ Hazretlerinin oğlu, meşâyih-i kirâmdan “Konya Hacı Fettah Mezarlığı’ndaki kubbenin altında medfûn” MUAHAMMED BEHAÜDDİN Hazretlerinin oğludur.

Asîl nesli, Peygamber Efendimiz Sallahû Aleyhi ve Sellem’e kadar uzanır.
Üstâz, tahsil-i ilmini Konya’da tamamlamıştır. Sarf, Nahv, Mantık, Meânî, Beyân, Bedî, Usûl, Akâid, Fıkıh, Hadis, Tefsîr ve Tasavvuf ilimlerinde yed-i tûlâ sâhibi bir âlim-i mütebahhirdir. Lisân-ı Arab’a vukûfu her türlü tavsîfin üzerindedir. Kâsidesi bunun açık delîlidir. Ayrıca, Felekkiyyât, Riyâzıye ve emsâli fen bilgilerinde de günün seçkin simâlarından biri olduğu söylenir.

İlm-i Ferâiz’e dâir, manzûm ve pek mühim bir risâlesi hâlen matbû olarak elimizdedir.
Konya’da açılan ve Islâh-ı Medâris adı verilen, fen ve kültür dersleriyle de takviye edilen, gününde âlemin nazarını üzerine çekecek kadar mümtâz şahsiyetler yetiştiren medresenin kurucuları ve her türlü takdîre mazhar müderrislerindendir.
Burada şunu kaydetmeye mecbûrum; Muhterem Üstâz hakkında, benim ifade edeceğim birkaç cümle, sâdece mesmûâtımdan ibarettir. Onu, saygı değer hocam Hacı Üveys Zâde Hacı Mustafa Efendi’den veya Fahri Efendi Hoca Hazretlerinden, hiç olmazsa, Medine-i Münevvere’deki saatçi Hacı Osman Efendi Hoca’dan veya Galleci–Zâde Osman Efendi’lerden sormak, dinlemek gerekirdi… Ne yazık ki, kendisinden ahz-i feyz etmiş ve yıllarca rahle-i tedrisinde, bizzât hizmetinde bulunmuş bu bahtiyârân zümresi, topyekûn Âhirete irtihâl etmişlerdir.

Ziyâ Efendi Hazretleri, sâdece zâhiri ilimlerdeki şöhretiyle kalmamış; tezkiye-i nefs, tasfiye-i kalb, tashîh-i ahlâk, evrâd ve ezkâr yönüyle de, Mürşid-i Ekmel olan Peder-i Âlîlerine, ciddi hizmet vererek kesb-i kemâl eylemiş. Ma’nâ âb-ı hayâtından kana kana içerek, pırlanta gönlünden ledünniyât âlemine pencere açanlardan olmuştur. Onun en mühim vasfı da bu olmalıdır. Zevke ermeyen, dosta varmayan kişi ve bilgisinden ne hâsıl olur ki?..

Üstâz, şerîat gayretindeve sünnet-i nebevîye ittibâ ve temessükünde, akran ve emsâline çok fâik bir şahsiyete sâhiptir.

Yaratılışında, çok nurlu ve beşûş bir vecheye, insanlara pek hoş gelen sevimli bir hilyeye,ayrıca, lâtifeli, nükteli, gönül açıcı ve hatır yapıcı sohbet nimetine ve tatlı bir târz-ı beyâna da mazhar olduğu cihetle, herkes tarafından sevilmiş, ruhlara sinmiş ve kalblere saltanat kurmuştur.

Muhterem Üstâz’ın dikkat çeken ve kayda değen en mümtaz vasıflarından biri ve birincisi de, ALLAH ve RASÛLÜ’nün aşk ve muhabbetiyle dopdolu olmasıdır. Bir ömür boyu, bu ilâhi dertle dolup taşmış, bu kudsî sevginin âteşiyle yanıp yakılmıştır. Her hâl ü kârda, her zaman ve mekanda, Cenâb-ı Fahr-i Risâlet’in vuslat iştiyâkıyla inlemiş; O’nun sevdâsını dile getirmiştir. “Âşıka ta’n eyleme, mübtelâdır neylesün” demişler ama, herkes işâretten anlamaz ki…Onun bu perişan hâli ve gölgesine bile aksedecek kadar cünûna götüren vecdine bakıp kınayanlardan, kasîdesinde şikayetler edecektir. Sık sık sevgilisine bile :

“Tuttuğun aynaya bir bak, yandığım ta’n eyleme…” diyordu.
Aziz Hocamız’ın bilhassa, derd ü iştiyâkının had safhaya geldiği demler; Hüccac-ı kirâmın, semt-i Harameyn’e uğurlandığı olurdu. O günün âdet ve ananesine göre, bilcümle ulemâ ve meşâyih, erbâb-ı fazîlet, sayısız halk, belli bir yerde toplanırlar; Allah Rasûlünün mübârek ziyaretçilerini, ilâhiler, kasîdeler, salâtü selâmlar ve Kur’ân okuyarak teşyî’ ederlerdi. Bu lâhûtî toplantıdan, kafileyi uğurlayıp medreseye dönen Üstâz’ın hâli artık perişândır. Derdi tahammül edilmez safhadadır. Aşkın âteşi sînesini çâk etmiştir. Anlatılamayan ve anlaşılamayan bu Rabbânî coşkunluğun tercümânı, âh-u vâhlar ve sel gibi göz yaşlarıdır.

Bu rûh hâletinin içerisinde Hazret, zaman olur, hücresinin Taybe’ye karşı olan penceresini açar, canların Cânânı’na şöyle seslenir :

“Öyle zaif kıl tenimi firkatinde kim,
Vaslına mümkin ola yetürmek Sabâ Beni!..”

Gün olur, kendi acz ve imkânsızlıklarını bir tarafa iterek, kalbinde köpüren tehassürü teskîn için, ma’şûkunun Allah katındaki mansıb ve câhından istimdâd ile,  yanmış yarılmış dudaklarından Itrî’nin şu beyti dökülürdü:

“Sensin ol Şeh ki Süleymanlar kapında mûrdur;
Onsekizbin âleme hükmetmeğe me’mûrsun!..”

Ba’zen düşünür, tezekkür eder; sevdâlar, sevgiler, canân için büyük fedakarlıklar ister!.. Sonra rûhuyla Medine’ye uçarak aşk ikliminin sokaklarında feryâdını yükseltir:

“Pâre pâre dil-i mecrûh-ı perişânımdan,
Ser-i kûyünde gezen her ite bir pâre fedâ!..”

Onun bu alev dolu nefesi karşısında, izhâr-ı teaccüble bakıp, hâtırını sormak isteyenlere:

“Düşünün ben ne büyük rütbeye tutkuluyum;
Çünki O’nun kulunun kölesinin kuluyum!..”

diyerek beyân-ı hâl eylerdi.
Evet, İlâhî kudretin cilveleri ve Samedânî san’atın saltanatıyla kaynayan âlem, böylece akıp giderken, yine bir Hac mevsimi ve yine Allah Rasûlü’nün zâirleri Hicaz’a uğurlanır. Ziyâ Efendi Hazretleri’nin derin derdi tekrar depreşir. Toplantıdan avdetinde hücresine kapanarak ağlar, ağlar…

Muhterem kardeşlerim, şu çok mütevâzî kitapcıkta okuyacağınız aşk ve ma’na-â dolu mübârek kasîde, o ateşli günün eseri, Üstâz’ın satırlara dökülen hâl tercemesidir.

O günlük, maddi imkanların tıkanıklığı ve ağyârdan kat’ı ümmîd ederek, Büyük Kapı’ya yönelmenin tam zamanı olduğuna yakîn hâsıl eden Muhterem Hoca Efendi Hazretleri meşhur KASÎDE-İ GARRÂ’sına şürû ile:


Diyor ve ilave ediyor: Ey Sabâ rizgârı, en yüce edeble Fahr-i Kâinâtın huzûruna var; kemâl-i hürmetle önünde dur. Bu nâçiz âşıkından O’na, yeryüzünün nebâtlaı adedince, daha çok, daha ziyâde, daha fazla selâmlar ve ihtiramlar ilet!..
Sultânu’ş-şuarâ İmâm Büsırî’nin, meşhur Kasîde-i Bürde’sinin ölçü ve âhenginde kaleme alınan ve ebrişîm-i aşka niyâz incileri hâlinde dizilen mezkûr kasîde, selefinin meşreb ve usûliyle:
Firkatle yanan kalbden, vuslat arzûsuyla tutuşan gönülden, mahrûmiyet sancılarıyla şerha şerha olan ciğerden, alev gibi dökülen âhlar, cânân yolunu ıslatan gözyaşlarından söz ediyor ve:


Ey kavmim, ben şu günlerde, çok elem verici bir aşk hastalığına dûçâr oldum, hubb-i Rasûl’in zebûnuyum. Artık beni bırakın da, yüce mâşukumun diyârına kendimi atıp, oradaki kum tepeleri üzerinde cesedimi yuvarlayarak derdime devâ arayayım…diyor.
Yine Kasîde’nin akışına kapılarak, muvâcehe-i Peygamberîye kadar uzanıp, baş eğip el bağlıyor ve dehâlet ediyor:


“Ya Rasûlallah, Sen, feyz ve bereketi, lütuf ve âtıfeti bütün zarrât-i cihâna şâmil; bir sâhib-i nimet ve bir nâşir-i rahmetsin. Ve yine Sen, uşşâk ve muhibbânın, uzaktan, yakından, şefâatini dileyerek koşuşup geldikleri mürşid-i enâm ve Peygamber-i âhir zamânsın…”
“Dünya Seninle teşrrüf edince zulümât-ı küfrün burcları yıkıldı ve karanlık gönüllerin âfâkı, hidâyet güneşinin nurlarıyla baştan başa ışıklandı…”
“Öyle olunca, bu abd-i âcizin, bu samîmi âşıkın derdine çâresâz ol!..”
Ve bu tavr-ı teslîmiyetin içinde, Risâlet-Penah Sallallahü Aleyhü ve Sellem’e nice diller ve şekillerle salât-ü selâmlar ederek, asıl söylemek istediğini, kasîdenin şâh beyti olarak şöyle tüllendiriyor :


“Ey sebeb-i hilkat-i âlem ve seyyid-i veled-i Âdem olan Nebiyy-i Zîşânım, yarın kıyâmet gününde, günâhımın harâretiyle kavrulduğum zaman, bana lutfedip : Ziya!. İşte kevserim, gel ondan kana kana iç ve serinle de, derûnunu yakan âteş-i aşkın rûhunu rahatsız eden bir sürü telâşın zâil olsun, de!..”
Üstâz-ı Muhterem Ziyâ Efendi Hazretleri, bu çok müessir yakarış ve gönülden kopan yalvarışın mükâfatını, dinmeyen niyâzlarının Allah’ca kabûle şâyân oluşunun çok hayırlı neticesini görmüştür. Çocukluğundan beri can attığı Mukadded beldelere kavuşmuştur. Âlemde kim var ki o ulu dergâha yüz tutsun da karşılıksız kalsın!..
Yüce Rabbısı onu, Mekke-i Mükerreme’ye çekti. Ömrünün vuslat dolu günlerini, hayâtının en feyizli ve neşeli demlerini Ka’be-i Muazzama’nın gölgesinde geçirdi. O bu vecd içinde Mevlâ-yı Müteâline ibadetlerle meşgul iken, emr-i Hak gelip, kaçınılmaz âkıbete ulaşarak, gâyelerin aksâsı ve maksadların müntehâsı olan yüce Hâlikına sefer eylemiştir.
Kabr-i âlîleri, Mekke-i Mükerreme’de, Cennetü’l-Muallâ’da, Hazret-i Hatice vâlidemizin ayak ucunda ve Ehl-i Beyt-i Peygamberî için ayrılan mübârek yerdedir. Mevlâ-yı Müteâl, rûh-u pür fütûhunu husûsi tecellilerine mazhar buyursun. Ne mutlu O’na ve O’nun yoluna gönül verenlere!..

12 Haziran 1983
1 Ramazan 1403
Tahir BÜYÜKKÖRÜKÇÜ

 

 

 

 


Belliğ selâmî sabâ billâhi in teridi!.
Medîneten lihabîbi’l-mâcidi’l-ehadi
Uğrarsan Medîne’ye Allah için ey sabâ!.
Sun Habîb-i Hudâ’ya benden de bin merhabâ..

Sellim tücâhe şefî’il halkı müntasibâ
Mikdâra nebti’l-berâ ev zid ve zid ve zid!.
Dîvân durup önünde sunarken selâmımı,
Arzın nebâtlarınca erz et ihtirâmımı.

İn dâme mâ bî mine’l-hırmâni va kebedî,
Yelta’ füâdî limâ yelkâhü min kemedî…
Eyvah sürerse böyle hırmânım hem hasretim!.
Gönlüm yanar bu gamla, büyür derd ü mihnetim.

El kalbü fî vehecin ve’ş-şevku yudrimühâ;
Mâ hebbe min taybetin rihun ilâ anedi…
Şevkin sürükledikçe kalbim muttasıl yanar;
Estikçe Taybeden bana bir şeme rûzigâr..

Lev sıhtü şekvan ilâ mesvâke yâ emelî!.
Min cehlihim yez’umü’l-uzzâlü min fenedi..
Varmağa huzûruna şevk ile feryâd etsem,
Cehlinde kınayanlar, derler bunamış adam!.

Lem ya’lemû külleme’s-temta’l-ehibbetü ev,
Teheyyyeû uccâlen yezıccünî feedî,.
Gönlümü bilmediler hayli muzdarib yine,
Azm ü sefer edince ehibbâ Medîne’ye..

Fe tec’alü’l-aynü tuhrîku’d-dümûa kemâ,
Terakrakat fi’r-rabîı’s-suhbü bi’l-beradi…
Gözlerim iki pınar, yaşlar aynı leâlî,
Fasl-ı bahâr içinde sanki dolu misâli…

Ev bi’l-ğuyûsi hetûnin fevka mümhıletin;
Alâ muhayyâye mümtedden ile’l-keradi..
Yahut çorak toprağa sağanak yüklü yağış;
Gözlerden çehrem üzre sel gibi coşkun akış..

Ve rubbemâ fi havâli’l-ayni ya’tekiru,
Ke’lhamri yakzifü hıne’ş-tedde bi’z-zebedi.
Göz yaşları andırır ba’zan reng-i lâleyi,
Şiddetlenip tortusun hamrın attığı gibi..

Yâ kavmi innî sarîu’l-hubbi zû vecain!..
Deû üdehdihü fi’l-küsbâni zâ cesedi!..
Kavmim! cünûn-i aşk ile ben hastayım meğer,
Kumlarda yuvarlanayım bir terk edin yeter!..

Ve emsehu’t-türbe vechî türbe hayri verâ,
Ebkî alâ mâ yedâye kaddemet liğadi!..
Yüzüm sürüp toprağına hayru’l-halâikın,
Yok azığım yârına, ağlayım için için!..

Âbği’ş-şefâate min zâke’n-nebiyyi izâ,
Lem yentefi’ ehadün bi’l-mâli ve’l-veledi.
Ol günde faydası yok ne malın ne evlâdın,
Şefâatin umarım Server-i Kainatın.

Hubistü anke ve îru’z-zâirîne mezat,
Yâ Seyyidî yâ Rasûlallahi huz bi yedî!..
Kervan kalktı ben yine mahbûsum, muzdaribim,
Elimden tut yâ Rasûlallahi yâ senedî!..

Yehtâcü kalbî verâe’l-kavmi lâkin ene,
Ehinnü müstevhiden fi’l-mehdi ke’l-ebedi…
Kavmim peşinde hıçkırırım bir boğuk gibi,
Hıngıldarım beşikte debrenür çocuk gibi…

Femnün bi lutfin ve ihsânin ve mekrumetin,
Ve’ş-fa’ lenâ yâ Nebiyyellahi yâ senedî!..
İhs’an u lutfunu hem, kerem bahş edip bize,
Yâ Nebî Yâ Senedî!. şefâat hepimize!..

Ente’l-lezî amme külle’l-halkı nâilühû
Yes’avne râcûhü min kurbin ve min buudi..
Sensin atâsı halkı, baştan başa kuşatan,
Ümmidle koşuşurlar, yakından hem uzaktan..

Lemmâ teşerrafeti’d-dünya bike’n-kaşaat,
Ğayâhebü’l-küfri ve’n-câbet züke’r-raşedi…
Dünyâ şeref bulunca vücûdunla ey emîn!..
Kovdu küfrü zulmeti o hidâyet güneşin…

Fensur li abdin radâ bi’l-mûbikati kemâ,
Nusirete min Rabbinâ fi’l-bedri ve’l-uhudi
Nusrat eyle kuluna gark-ı kebâir yine,
Nusrat etti Rabbimiz sana Bedr u Uhudde..

İnnî bi makterafet nefsî tüvesvisünî,
Alâ şefâ cüufin hârin fehuz azudî
Vesvese verip nefsim, haddi aştı günahım.
Kenar-ı nardayım âh!. tut kollarımı Şâhım!..

Fealtü min külli ısyânin kebâirahû,
Ve lem etüb leytenî ey ümmi lem telidi!..
Hep ma’siyet işledim tevbe de edemedim,
Bir de nolaydı anam doğurmayaydı dedim…

Men lî bi mektesebet nefsî sivâke eyâ,
Fi külli nâibetin zuhrî ve mu’temedi
Nefsim tuğyân ettikçe kime şekvâ edeyim?
Hiç senden özge var mı? melceim, mu’temedim!.

İzâ atışyu ğaden min harri ma’sıyetî,
Kul yâ “Zıyâ” inne hâzâ Kevserî eridi!..
Mahşerde susarsam âteş-i ma’siyetimden,
Kevserim işte Zıyâ!. iç ve kan serinle de!..

Aleyke mâ nâha fi’lğusni’l-hamamü ve mâ,
Sâha’n-naâmü salâtü’l-vâhidi’s-samedi
Behâim koşuştukça, öttükçe güvercinler,
Üzerine salâtım bezleylesin Girdigâr…

Ve mâ terenneme atyârun ve sâha cevâ.
Anâdilü bihazîni’s-sec’i ve’l-ğaradi…
Ötüştükçe hep kuşlar, şevk ile ale’d-devâm,
Hazîn bülbül sec’ ile feryâd ettikçe müdâm…

Ve mâ tehettale dem’ul-aşikîne ve mâ,
Nebâ mezâciuhüm min sevrati’r-ramedi…
Göz yaşı âşıkların, sanki selsebîl misâl,
Aktkça pür-harâret, coştukça ayn-ı zülâl

Sallâ aleyke kemâ yerza’r-rahîmü binâ
İnnâ aceznâ ani’l-ihsai bi’l-adedi
Sâlatü selam Ona, rızâna erdir bizi,
Sayılara sığmayan lütfun ile ilâhî!..

Ve’l-âli ve’s-sâhbi sümme’t-tâibîne lehüm,
Va’htim ilâhi lenâ bi’l-hayri fi’l-emedi.
Ehl-i Beyt ü Tâbiîn, hem dahî Ashâbına,
Rahmeyle âkibette, bizi şâd et Rabbenâ!..

 

 



Hayatı - Sohbetleri - Şiirleri - Tercümeleri - Fotoğraflar - Ana Sayfa
www.ilhanarmutcuoglu.com © 2010

Ana Sayfa > Tercümeleri > Kaside-i Ziyaiyye