TASAVVUF’A DÂİR

BİR MÜRŞİDİN GEREKLİLİĞİ

          “Bana yönelen kimsenin yoluna uy…”(Lokmân 15)
Bilindiği gibi Peygamberimiz zamanında, ihtiyâcı olan, gelip meselesini danışıyor idi. Peygamberimiz’den sorusunun cevâbını alıyor ve dînî hayâtını devam ettiriyor idi. Peygamberimizin dünyevî meselelerde de tavsiyeleri olmuştur. Asıl mesele ise mâneviyat meselesidir, dîn-i mübîndir, şer-i şerîftir. Îmân meselesi, akâid meselesi, muâmelat ve ukûbat (cezâlar meselesi) olmak üzere tüm bu mevzûlarda sorunu olanlar cevaplarını Peygamberimiz'den alırlardı. 23 yıl süren vahiy dönemi bitmiştir. Bir daha da peygamber gelmeyecektir. 15 asır evvel Peygamberimiz o ulvî vazîfeyi îfâ etmiştir.
Rasûlü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) hayâtta olsa idi, biz de orada yaşamış olsa idik O’nun etrafında hâlelenecek idik. Ashâb-ı Kirâm’ın hâlelendiği gibi biz de toplanacaktık. Kıyâmete kadar dîn bâkî olduğuna göre, en güzel mânâda dîn-i mübîn-i İslâm’ı kim öğrenecek, kim yaşayacak ve kim yayacak sorularına cevap aramak gerekir. Cevap olarak karşımıza; âlimler, mürşid-i kâmiller, Allah dostları çıkmaktadır.
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”
Bu âlimler Peygamber Efendimiz'in verâset yoluyla vekîlleridirler. Her bir vekîl mürşid-i kâmil, insanları, peygamberler gibi irşâd etmekle yükümlüdürler. Kendileri Peygamber değillerdir fakat verdikleri hizmet Peygamberlerin hizmetidir.

MÜRŞİD-İ KÂMİLİN VASIFLARI

          Tebliğe me'zûniyet keyfiyeti için bir kişide sadece bilgi olması yetmez. Kişi aynı zamanda bildiğiyle âmil değilse, başkalarına bildiklerini söylemeye hakkı yoktur. İlmiyle âmil olmayan kişinin sözleri öldürücü zehir hükmündedir. Velev ki doğruyu söylese bile tesir etmez.
Silsileler iki yoldan nesilden nesile devam etmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) zikr-i hafî yolunu Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) Efendimize tâlim etmiştir, teslim etmiştir. Cehrî yolu da Hz. Ali Efendimize tâlim etmiştir.
Bir kimsenin lâyıkıyla ehil olabilmesi için bizzât Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının muhâtabı, zâtî tecellîlerin mazhârı olması gerekir. Zâtî tecellîler diğer tarîklerde zaman zaman vardır, fakat Nakşî yolunun özelliklerinden biri de an be an, saat be saat, gün be gün, neredeyse talebe binâen, bir mürşid-i kâmil, Nakşî Hâcesi, zâtî tecelliye ma'kes ve mazhârdır. Bu da Ebû Bekir Efendimizin, onun yolunun büyüklerinin özelliklerindendir.
Kendisine ittibâ edilecek kişinin, mutlak mânâda zâtî tecellîlere mazhâr olması gerekir.
İlmi elde etmek zordur, fakat kısmen kolaydır. Nihâyetinde eserlerde olanlar bulunup, genişletilecetir. İrşâd etmek, ilim elde etmeğe göre daha zordur. Ma'neviyât sahası ilim sahası gibi değildir. Ma'neviyâtın en büyük sermayesi rızâ için olmasıdır. Samimiyyettir; hulûs ve ihlâstır.
Evliyâullahın en mümeyyiz vasfı, insanların kaba tavırlarına tahammül etmeleridir. Peygamberler de böyledir. Peygamberimiz'in (s.a.v.) hayâtına baktığımız zaman nice kabalıklara tahammül ettiğini görürüz. İnsanlar yetişmiş olmadıkları için bir çok âdâbı bilemeyebiliyorlar. Çok zarîf narin insanlar yola dâhil oldukları gibi, sokaktaki kaba insanlar da bu yola girebiliyor. İlimden mahrûm, edebten mahrûm, hareketleri sözleri gayr-i muntazam insanlara tahammül etmek sûretiyle, eğitimleriyle Allah rızâsı için meşgûl olmak, mürşid-i kâmillerin en önemli görevlerindendir.
Allah dostlarının yazdıkları eserler gözden geçirilirse, onların yazdıkları eserleri bizim bir ömrümüzde okuyamadığımız görülür. Yaşadıkları dönem kısa olsa da büyük eserler ortaya çıkarıyorlar. Bu kadar eser ne zaman yazıldı, ne zaman hazırlandı, ne zaman bastırıldı. Cenâb-ı Hakk onlara ayrıca ikrâm ediyor.
Muğla’da Allah dostlarından, Muğla’nın medâr-ı iftihârı Mevlevî İbrahîm Şâhidî Dede vardır. Zamanında nâmı saraya duyulmuş ve bir gecede Kur'ân-ı Kerîm yazması istenmiş. Okuması istenmemiş, yanlış anlaşılmasın, yazması istenmiş. Herhangi bir yardım almasın diye kapıya bekçi koymuşlar. Gereken kağıt kalem mürekkep verilmiş, sabaha kadar Kur'ân-ı Kerîm teslîm alınacak. Bir ara bekçi içeriye bakmış, nasıl gidiyor acaba diye. 1 Şâhidî olmuş 40 Şâhidî. Kırkı da hepsi ayrı ayrı yazıyorlar. Sabaha Kur'ân-ı Kerîm hem yazılmış hem cildlenerek teslîm edilmiş. Allah’ın izni ile Allah dostlarına yardım her yerden gelir. Meleklerden, insanlardan, her taraftan yardım gelir.
İlhan Efendi irşâd için şöyle söylemiştir: ”Bir kişinin sizin elinizle yola gelmiş olması dünyânın bütün zenginliklerinden hayırlıdır. Sizin eliniz ile hidâyet bulur ise dünyâdan ve dünyânın bütün ziynetlerinden hayırlıdır.”

MÜRŞİDİN VEKÂLETİ VE VEKÎLLERİ

          Mürşid-i kâmillerin vekîllerini tâyin etmeleri uzun bir süreçten geçmektedir. Mürşid-i kâmil şeyh efendi, belli bir yere gelmiş olan mürîdânını Peygamber Efendimiz’e arz eder. Peygamberimiz de Allah Zülcelâl Hazretleri’ne arz eder. Peygamberimizin teklîfi ve Rabbin tavsîbinden ve tasdîkinden çıktıktan sonra meşîhat meselesi, vekâlet meselesi vâki olur.
Tarihe baktığımız zaman en yakında, Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.) Hazretleri çok fazla hulefâ yetiştirmiştir. Dünyânın muhtelif yerlerine de onları hizmete göndermiştir.
Bu görevlendirmelerde ilim çok önemli değildir. İhlâs önemlidir, samimiyyet önemlidir, teslîmiyet önemlidir. Ne kadar hizmet edeceği, ömrü önemlidir. Fevkalâde liyâkatli olur, fakat ömrü az olursa ömrü uzun olup liyâkatli olan tercih edilir.
Bu vazîfeler tevdî edildikten sonra vekiller, Cenâb-ı Hakk’ın emânet etmiş olduğu yola ihânet şeklinde görülebilir endîşesi ile diken üzerinde gibidirler.
Bütün bu hizmetler, görevler îfâ edilirken mürşid-i kâmillerin teşvikleri, himmetleri, devamlı olarak vekîllerle birliktedir.

MÜRÎD

          Es'âd Erbilî Hazretleri’nin hulefâsından Karamanlı Hacı Osman Efendi’nin Es'âd Efendi ile olan hâtırasını İlhan Efendi şöyle nakletmiştir:
”Birgün Hacı Osman Efendi Kelâmî dergâhında Es’âd Efendi’ye şöyle demiştir; “Efendim Cenâb-ı Hakk’a ne kadar şükretsek, teşekkür etsek azdır. Bizi sizin gibi bir mürşid-i kâmile mürîd eylemiş.” Es’âd Efendi, dersiâm ve aynı zamanda hulefâdan olan Osman Efendi’ye “Ne diyorsunuz” deyince, Osman Efendi tekrarlamış; “Cenâb-ı Hakka ne kadar şükretsek azdır efendim. Bizi sizin gibi bir mürşid-i kâmile mürîd eylemiş.” deyince Es’âd Efendi; “Osman Efendi mürîd kim siz kimsiniz, mürîdlik nerde siz nerdesiniz” demiş. Osman Efendi; ”Öyle ise biz mürîd değilsek neyiz?” diye sorunca Es’âd Efendi: “Siz teberrük dervişsiniz, bu dâireye alınmış kişilerdensiniz. Mürîd diye kime derler bilir misiniz? Mürîd diye yatağı it yatağı, dirliği it dirliği, hanımı dul, çocukları yetîm olanlara derler.” demişler.

TASAVVUF KÂİDELERİ

          Tarîkât-ı Âliyede dikkat edilmesi gereken altı unsur vardır;
*Kılletü't-taâm
*Kılletü'l-kelâm
*Kılletü'l-menâm
*Uzletü'l-enâm
*Tefekkür-i tâm
*Zikr-i müdâm
Kılletü't-taâm: Yeteri kadar gıdâ almak.
Herkesin çalışmasına göre kalori ihityacı değişebilir. Yeteri kadar gıda almak gerekir. Fazla yemek sonucunda hastalıklar meydana gelebilir. Rasûl-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Efendimiz bu kaideye en güzel şekilde uyarak bize örnek olmuşlardır. Efendimiz oruçlu olmadıkları zaman, biri kuşluk vaktinde , diğeri akşam namazından evvel olmak üzere günde iki defa yemek yerlerdi.
Kılletü'l-kelâm: Az konuşmak.
Bazı eserlerde dilin vazîfeleri sayılmaktadır. Cenbâ-ı Hakk’ın yüce adını zikretmek, Kur'ân okumak, ilim müzâkeresi ile meşgûl olmak ve doğru söylemekte kullanmak dilin vazîfeleridir. Cenâb-ı Hakk’ın sevmediği kelimeleri de kullanmamak bir o kadar önemlidir.
Kılletü'l-menâm: Az uyumak.
İbrâhîm Hakkı Erzurumî’nin ifâdesi ile 24 saatte 4 saat uyku kâfîdir. 24 saat uykunun dışında geriye 20 saat kalıyor ki o saatleri hâdiselerle, meşrû yaşayışla doldurmak da önemlidir. Zamanı değerlendirmek bakımından, ümmet-i Muhammed’e hizmet bakımından, O’nun çocuklarına hizmet bakımından, zamandan kazanmak gerekir. 24 saatte 4 saat uyku yetiyorsa, bu, nefse, vücûda işkence değildir.
Uzletü'l-enâm: Vakit vakit tenhâlara çekilmektir.
Peygamber Efendimiz henüz kendisine peygamberlik gelmediği zamanlarda, insanlığın gidişini beğenmediği için düşünüp çâreler aramıştır. ”Acaba bu insanlar nasıl kurtulur.” O dönemlerde Hira Mağarasına çekilmek sûretiyle, günlerce eve gelmediği olurdu. Ka'be’ye 10 km uzaklıktaki Hira Dağı’na çıkar uzlete çekilirdi. Tefekkür için, düşünebilmek için uzlete çekilirdi.
İlhan Efendi, tenhâlarda insanların melekelerinin geliştiğini, ruhûnun inceldiğini ifâde etmiştir. Kişinin hayâtının bir döneminde de olsa uzlet önemlidir. Tenhâda yaşamak insanın Rabbine yakınlaşmasını sağlar.
Tefekkür-i tâm: Tam bir tefekküre girme keyfiyetidir. Uzletle iç içedir. Biri diğerini içinde saklar.
Zikr-i müdâm: Devamlı zikir halinde bulunmak.
Peygamberimiz buyuruyorlar: “Gözlerim uyur, kalbim uyumaz.”
Kişinin seyr-i sülûku tamam olup, kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, nefs, zikr-i sultânî, nefy-ü isbât, mürâkabât bahisleri teşekkül ettiği zaman, vücûd 24 saatin 24 saatinde uyku hâli dâhil zikre devam eder. Gaflet hâli kalmaz. Vücûd çürüklerinden tamamen kurtulmuş olur. ”Âlim kişinin, ilmiyle âmil olan âlim kişinin uykusu ibâdettir. Uyku hâlinde alıp verdiği nefesleri tesbîhtir, zikirdir.”
Eğer kişinin teslimiyyeti tam ise, mâ'nevî hayatında istikrâr mevcûtsa, seyr-i sülûkunu çok rahat tamamlar.

NEFS MERTEBELERİ

Nefs-i Emmâre, terbiye edilmemiş nefsin adıdır. Bir mürşid-i kâmile bend olmak sûretiyle tarîkâtı tercih etmiş insan, söz dinler, teslimiyyet gösterirse, ibâdetlerine devam ederse, nefsi bir müddet sonra nefs-i emmârelikten kurtulur.

Nefs-i Levvâme, kınayıcı nefs demektir. Bu nefs mertebesindeki kişi kendi hâlini beğenmez. Bir taraftan da başkalarını kınar durur. Hak kapısında duran kişi vardır, bu kişinin imânı vardır, zikri vardır, fikri vardır. Hak kapısında durur fakat işi milletin ayıplarıdır; devamlı insanları konuşmakla meşgûldür. Böyle olan kişiler Hak kapısında olur da, aynen şer kapısında duranlar gibidirler. Bir taraftan kendisini kınar, beğenmez, diğer taraftan başkalarını da tenkîd eder. Bu durumdaki nefs, nefs-i emmâreden bir kademe üstte olsa da, bu da makbûl değildir.

Nefs-i Mülhime, ma'neviyyât kokularının duyulmaya başlandığı, iyiyle kötünün ayırt edilmeye başlandığı merhaledir. Ancak bu nefs mertebesi de kat’î değildir. Nefs-i mülhime sahibi kişi nefsine uyduğu takdirde bir saniyeden de az bir sürede nefs-i emmâreye düşebilir.

Nefs-i Mutmainne, mertebe itibariyle bir köprüdür. Bu mertebeye çıkınca nefs-i mülhime deryânın öbür ucunda kalır.
Bir insân, bir mürşid-i kâmile bende olmadan, derviş olmadan ne kadar mesâi sarfetse, ağzıyla kuş tutsa dahî, nefs-i mülhimeden bir üst mertebeye geçemez. Büyük insanların duâlarıyla, elinden tutmalarıyla, himmetleriyle, nefs-i mutmainneye ulaşılabilir.
Nefs-i mutmainne makâmına ermiş kişinin içinde, Cenâb-ı Hakk’ın yasak ettiği şeylere karşı zerre kadar ilgi ve alâka kalmaz. Cenâb-ı Hakk’ın men ettiklerine, haramlara karşı, tahrimen mekrûhlara karşı, tenzîhen mekrûhlara karşı, şübhelilere karşı, hattâ mübâhların çoğuna karşı gönlünde zerrece bir meyil, bir alâka yoktur. İşte Cenâb-ı Hakk bizden en azından bunu istiyor.
Eğer bir insan hayâtta iken nefs-i mutmainne zeminine ayağını attı ise ölmeden evvel ölümü yakalamıştır.

Nefs-i Râdiyye, her durumda Allah’dan râzı olmaktır. Gökten şimşekler yağsa üzerine, hiç şikâyet etmeyen kişinin makâmıdır. Allah’tan râzı olma makâmıdır.
Yûnus Emre’nin ifadesiyle;

Gelse Cenâb’ından vefâ
Yâhut Celâl’inden cefâ
Her ikisi câna safâ
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.

Nefs-i Mardiyye, Cenâb-ı Hakk’ın kulundan râzı olmasıdır. Bir gün Hızır (a.s) namaz kılmak için bir câmiye gitmiş. Birisi, dışarıdan bakıldığında uyuyor gibi beklemekteymiş. Namazın geçmesine de az zaman kalmış. Hızır (a.s) adama hitâben: “Efendi, namaz geçiyor” demiş. O zât da; “Sen kendi işine bak, âlemin işine karışma. Senin Hızır olduğunu söylersem şu cemâatten yakanı kurtaramazsın.” demiş. Hızır (a.s) adamın yüzüne bakmış ki tanımıyor. Hâlbuki bütün Allah dostlarının isimleri defterimde kayıtlıdır diye düşünmüş. Sonra Allah'a ilticâ etmiş: “Yâ Rabbi kullarından biri beni bildi, fakat defterimde ismi kayıtlı değil, kimdir o?” Cenâb-ı Hakk Hızır (a.s)’a: “Senin defterinde yazılı olanlar, beni sevenlerdir. Bir de kullarım içerisinde benim sevdiklerim vardır ki, onlar ancak benim defterimde kayıtlıdır.
Bir insan mücâdele, mücâhede, gayret ederken, bir mürşid-i kâmilin terbiyesiyle nefs-i merdiyye makâmına erişebilir.

SÜNNET

İbâdetlerin başında farzlar gelir. Onların “riyâsız” îfâsı gelir. Ondan sonra vâcibler gelir. Sonra sünnetler gelir. Kişi sünnetlerden yapabildiği ölçüde yapacaktır. Aynen Peygamber Efendimiz'in yaptığı gibi yapmaya çalışanlar vardır. Fakat Peygamber Efendimiz gibi yürütmeleri mümkün olmamıştır. Peygamber Efendimiz de “Benim gibi yapamazsınız” buyurmuştur. O’nda ek, ilâve var. Ayrı bir güç, ayrı bir meziyet var, ayrı bir kâbiliyet vardır. Allah tarafından ona ayrı bir güç bahşedilmiştir. Ancak meşâyih-i kirâm hazretlerine baktığımızda, mümkün olduğu kadar bütün hayâtlarını, yaşayışlarını, yemelerini, içmelerini, giyimlerini, ev düzenlerini, müsafir ağırlamalarını, mektuplaşmalarını ve tabii ki başta ibadetlerini Peygamber Efendimiz'in sünnetine uydurmaya dikkat ettiklerini görürüz.
Nâfilelerle yaklaşmaya çalışmak önemlidir. Ancak yapılabildiği kadar olmalıdır. Bazı meşâyih vardır ki, meyvelerden bâzısını, Peygamber Efendimiz'in nasıl yediğini bilmedikleri için yememişlerdir. Ne kadar ittibâ edilirse o kadar bereket hâsıl olur.

NAMAZ

Âişe(r.a)’dan rivâyet edildiğine göre:
“Peygamber Efendimiz'in, mütebessim, latifeli bir hayâtı vardı. Hanımlarıyla şakalaşırdı. Fakat namaz vakti geldiğinde neredeyse etrafındakileri tanımaz hâle gelirdi. “Emânet vakti geldi” buyururlardı.
Bütün varlığıyla namaz kılma meselesi önemlidir. Allah-u Ekber tekbirinden, Esselâmü Âleyküm ve Rahmetullah selâmına kadar bir ân bile Cenâb-ı Hakk’ın huzûrundan ayrılmamak, kalben ve ma'nen Allah ile birlikte olmak, gaflete düşmemek, namazda en önemli husûslardır.
Mânâ cihetinin yanında, namazın kırâatı da önemlidir. İlim adamlarından birisi otuz yıl ilimle meşgûl olmuş fakat kırâatı fazla önemsememiş. Otuz yıl sonra aklına gelmiş ve bir kırâat hocasına gitmiş. Kırâat Hocası sadece Kureyş sûresinde, bir çok yanlışını bulunca, kırâat dersi almaya başlamış. Tabi mânâ ciheti daha önemlidir fakat kırâat de hiçe sayılmamalıdır.
Büyüklerin namazları sorulduğunda şöyle anlatırlar: “Abdestimi gâyet muntazam alırım. Misvâk kullanırım. Namaz kılacağım yere gelince hemen namaza başlamam. Evvelâ kendimi toparlarım, Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna çıkacak hâle geldikten sonra namaza dururum. Kendimi sırât köprüsü üzerinde farzederim. Sağımda cenneti, solumda cehennemi, başımın üstünde melek’ül mevti hazır olarak düşünürüm.”
Bunlar sıhhatli namazın ölçüleridir. Bir de her kıldığımız namazı son namaz diye kılmak keyfiyeti önemlidir. Öğle namazını kılan insanın, ikindi namazına çıkmak için elinde vesîkası yoktur.
“Namaz mü’minin mi'râcıdır”
Mü’minin mi'râcı meselesini açmak gerekirse; mi'râc hâdisesi rûh ve beden olarak sadece Peygamber Efendimize nasîb olmuştur. Ciddî mânâda lâyıkıyla namaz kılan kişi rûhî mi'râcını yapar. Bu tahiyyâtta da gizlidir. Şöyle ki:
-Ettahıyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayyibât- Peygamberimizin “Ya Rabbi, kavlî ibadetler, fiilî ibadetler, mâlî ibadetler, bunların cümlesi sana mahsûstur. Ya Rabbi senin içindir.” düâsıdır. Cenâb-ı Hakk da şöyle mukâbelede bulunuyor:
-Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullâhi ve beraketüh- “Ey Nebîler Nebîsi selâm sana, Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun.” Buna mukâbil, Efendimiz:
-Esselâmü aleynâ ve alâ ibadillahissâlihîn- “Selâm hem bizim üzerimize hem de sâlih kulların üzerine olsun” diye ilticâ edince, sidret’ül müntehâda bu hâdiseyi seyreden Cibril-i Emîn de şehâdet eder:
-Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhü ve Rasulühü
Kişi her tahiyyâtta ma'nen bu durumu tefekkür etmelidir. Kendisini orada farzetmelidir. Namaz mü’minin mi'râcıdır. Kişi eğer kâbiliyetli ise her namazda rûhî mi'râc yapabilir. Evliyâullahın namazı böyledir.

HİZMET

“Kişi inandığı nisbette hizmet eder.” Bu milletin eğitilmesi, bu millete hizmet etmek san'at gibidir. Bir şeyler fedâ edildikçe Cenâb-ı Hak ayrı bir güç, huzûr, neş'e veriyor ki kişinin gayreti artarak devam etsin.

DOST

Memlekette bir dönem, bir araya gelmekten bile korkulurdu. O dönemlerde insanlar dostlarıyla gece yarısı sokakta, buzlu saçakların altında, beş dakika yan yana gelseler de gözleri buluşsa, kendilerini saatlerce sohbet etmiş sayarlardı.
Hiç ayrılmadıkları hâlde konuşacak kayda değer şeyler bulamayanlara nisbeten, gerçek dostlar en zor dönemlerde beş dakika göz göze gelmeyi sohbet sayarlarmış.

GÖNÜL

Cihân bağında ey âşık
Nedir maksûd-ı ins ü cîn:

Ne senden kimse incinsin
Ne sen bir kimseden incin

İncitmemek bir nebze daha kolaydır. Fakat incinmemek zordur. Birisi sizi incitecek bir davranışta bulunduğunda, siz ona incinirseniz, o kalbin sahibi Allah olduğu için siz Allah’a incinmiş olursunuz. Bundan dolayı incitmemek ve incinmemek önemlidir.

ÖLMEDEN EVVEL ÖLMEK

Yûnus Emre:

Boyandım rengine solmazam ayruk..
Âşıkım ölmezem ayruk..


“Aşkı yakalamak, nefs terbiyesinde merhale katetmek” Ölmeden evvel ölmenin mânâsı budur. Büyüklerden birisi demiştir ki :
“Dünyâda yaratılmamış olanı arayan bulamaz. Nedir dünyâda yaratılmamış olan? Dünyâda kâmil mânâda huzûr yaratılmamıştır. Ancak dervişlerin gönüllerinde bu huzûr vardır. Ölmeden evvel ölmüş olanlara verilen bu huzûr bir nevî cennetin dünyâya uzantısı gibidir.”
Huzûr, sadece dervişlerin gönüllerinde vardır. Başka hiçbir yerde yoktur.

 
 



Hayatı - Sohbetleri - Şiirleri - Tercümeleri - Fotoğraflar - Ana Sayfa
www.ilhanarmutcuoglu.com © 2010

Ana Sayfa > Tasavvuf